Ana sayfa Gezgin Rotaları Türkiye İstanbul’un Huzurlu Semti Kuzguncuk

İstanbul’un Huzurlu Semti Kuzguncuk

93
0

Asırlık çınar ağaçları, kısa ve dar hanımeli kokulu sokakları, bahçeli ahşap evleri, bütün bir tepeyi kaplayan Fethi Ahmed Paşa Korusu, manzarası ve çay bahçeleriyle Kuzguncuk, özlemi duyulan mahalle kültürünün hâlâ yaşanabildiği hoşgörülü bir semt.

Türkiye‘nin en büyük ve en kalabalık şehri İstanbul’da merkeze bu kadar yakın olup da sokaklarında dolaştığınızda kentten uzaklaşmanızı sağlayacak başka böylesi bir doku yoktur sanırım. Sokaklarında dolaşırken çok eski zamanlarda yaşıyormuşsunuz hissi veriyor. Her köşesine gerçek mahalle yaşamının sindiği, günlük yaşamın olması gerektiği gibi aktığı Kuzguncuk sokaklarında gezinirken hissettiğim buydu. Sokaklarını gezdiğinizde aidiyet duygusu yaratıyor Kuzguncuk, insan evinde hissediyor.

Kuzguncuk-Istanbul

Boğaziçi’nin Anadolu yakasında, görece az bozulmuş yörelerinden Kuzguncuk, İstanbul‘un orta yerinde, huzur vaat eden, çağımıza örnek olabilecek bir köy aslında. Hemşerilik duygusunun yok olmaya yüz tuttuğu günümüz İstanbul’unda mahalle kültürünün hale devam ettiği, güzel sakinleriyle İstanbul’un en İstanbullu semtidir Kuzguncuk.

İstanbul’un vahalarından Kuzguncuk, sakin ve huzurlu. İstanbul’un huysuz ve huzursuz ruh hallerinden nasibini pek almamış, hayat yavaş ve ahenkli akıyor burada. Yalnızca birkaç kilometre öteki Üsküdar’ın karmaşasına inat hoş bir sükûnet var. Sokaklarında dolaşırken buraya ilk kez geliyor olsanız dahi yabancılık hissinden sıyırıp çıkarıyor sizi.

Evliya Çelebi’ye göre ise semt bugünkü adını 15. yüzyılda burada yaşayan ‘Kuzgun Baba’ isimli bir veliden almış. Eski adıyla ‘Kosinitza’ tarihi boyunca çok görüp geçirmiş bir semt. Yüzyıllardır Müslümanlar, Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve Türkler bir arada yaşamışlar. Hoşgörü ortamında bir arada yaşanabileceğini kanıtlayabilmişler de. Boğaz kıyısında cami, kilise ve sinagogun yan yana yükseldiği, bağrında 19. yüzyıl İstanbul’unun kozmopolitliğini, hoşgörü ortamını barındırmış burası. Arkalarında derin izler bırakarak buradan gönderilen azınlıklarla birlikte kozmopolit yapı değişse de Kuzguncuk, özgün, sinerjik, sevimli, medeni, hoşgörülü, çevreye, canlılara duyarlı farklı ruhunu hissettirmeye devam ediyor.

Kuzguncuk-Gezilecek-Yerler-Istanbul

“Çengelköyün zerzevatı, Beylerbeyinin zevatı, Kuzguncuk’un haşeratı meşhurdur” diye bir laf dolaşırmış halkın ağzında; haşerat kelimesiyle gayrimüslimler kastedilerek. Oysaki tam da burada caminin inşa edildiği arsa Ermeni Kilisesi tarafından bağışlanmış oysa. Hemen merkezindeki denize paralel uzayan Boğaz yolu üzerindeki Ermeni Kilisesi Surp Krikor Lusavoriç’le ile Kuzguncuk Camii yan yana aynı yükseklikte kubbeye sahip. Cami inşası için Ermeni cemaati bahçelerinden yer vermiş.

Kuzguncuk Camii imamı Aydın Hoca, buradaki hoşgörü ortamının diğer yerlerde de olmasını arzuluyor. Önceki Ramazan’da Museviler sinagogda iftar vermiş. İki yıl önce Musevilerin orucu ile Ramazan aynı zamana denk gelmiş. Mahallede yaşayan üç dinin mensupları birbirlerinin bayramlarını tebrik etmişler. “Mahallemizde Musevi bir komşumuz Kadir gecelerinde camiye gelir, arkada sessizce oturur ve imamı dinlerdi” diyor Aydın Hoca.

Biraz ilerideki; saçaklı ahşap minaresiyle şirin bir yalıya benzeyen görüntüsüyle, deniz kıyısındaki Üryanizade Camii 1860’da II. Abdülhamid’in şeyhülislamlarından Üryanizade Ömer Efendi tarafından yaptırılmış.

Kuzguncuk’tan Beylerbeyi’ne doğru ilerlediğinizde karşınıza çıkan ahşap Cemil Molla Köşkü, 1885’dea II. Abdülhamid’in Adalet Bakanı Mahmut Cemil Efendi için İtalyan mimar Alberti tarafından yapılmış, Köşk imparatorluğun ilk telefonuna, özel sinemasına ve fotoğraf stüdyosuna ev sahipliği yapmış. Tavanlarının altın varakla bezendiği, pencerelerinin vitraylarla süslendiği köşkün mermer hamamı, sıcaklığını her zaman koruyabilmesi için zeminden kalorifer sistemi ile ısıtılmış.

Kuzguncuk’tan Üsküdar’a giderken göreceğiniz Boğaz’daki en güzel yalılardan Fethi Paşa Yalısı da ziyaret edilmeli. Diğer adıyla ‘Pembe Yalı’ 19. yüzyılda yapılmış. Fethi Ahmet Paşa 1846 yılında Aya İrini’de İstanbul’un ilk askeri müzesini kurmakla görevlendirilmiş. Yalı 1911 ve 1948 senelerinde İstanbul’u ziyaret eden İsviçreli mimar Le Corbusier’ı kendine hayran bırakmış. Besteci Franz Lizst yalıda kalıp beğenisini ifade eden bir başka ünlü. Binada bir dönem Nazım Hikmet yaşamış.

Geniş ağaçlıklı caddesi İcadiye’den semte girdiğinizde geçmişi, dönüşümleri ve bugünü görebiliyorsunuz. Bir yandan İstanbul’un gayri Müslim geçmişini hatırlatan hemen solda Bet Yaakov Sinagogu, yanında da Ayios Yeorgios Rum Ortodoks Kilisesi var. Eskilerde ‘Bella Vista’ olarak da anılan Kuzguncuk, İstanbul’un Asya kesimindeki ilk Musevi yerleşim bölgesiydi. Avrupa Musevilerin “Kutsal topraklara varmadan önceki son durak” olarak kabul edildiği yerdi. Herhangi bir nedenle vaat edilmiş topraklara gidemeyenlerin hiç değilse Kuzguncuk’a yerleşip orada ölmeyi ve gömülmeyi vasiyet ederlerdi.

İcadiye Caddesi’nin girişinden itibaren asırlık çınarların süslediği yol boyunca, aralarına kafe ve restoranların serpiştirildiği fırın, küçük bakkallar, semt manavı, kasap, tuhafiyeci ve kırtasiyeci karşılıyor sizi. Her köşe başında sevilmek ve fotoğraflanmaya alışmış, güneşlenirken yalanan mutlu ve besili sokak kedileri size hoş geldin diyor. Süpermarketlere ve devasa alışveriş merkezlerine yenilmemiş küçük esnafa ait dükkanların kapı önlerine taşan sohbetleri insanı mahalle havasına hemen sokuveriyor.

Istanbul-Kuzguncuk

Semt çarşısında esnaf ile Kuzguncuk hakkında sohbet etmeden olmaz. Esnaf bir o kadar da hoş sohbet, alçakgönüllü ve saygılı. Yıllardır çarşıda esnaflık yapanalar her yerde olduğu gibi burada da dokunun semte sonradan gelenler tarafından bozulmasından endişe ediyor. Kuzguncuk’ta göremeyeceğiniz şey, büyük kentlerin dayattığı alışkanlıklardan hız ve gürültü. Halk “burada iyiyiz, var olan iç akış yetiyor hepimize” diyor.

Kuzguncuk’un şirin ahşap evlerinin süslediği sokak kadar sokak isimleri de hoş; Akasya, Ayçiçeği, Bahçe, Güzel Bahar, Tütsülü, Hayırlı, Yapraklı Çınar gibi sokak isimlerinin yanında Aziz Bey, Simitçi Tahir, Tenekeci Musa, Baba Nakkaş sokakları da misafirlerine hoş geldin diyor. Bugün her yeri işgal eden betonarme yığınların, uzayıp giden apartmanların arasında kalmış bizler için bu sokakları süsleyen evler birer tablo gibi. Can Yücel’in şiirlerine, Rıfat Ilgaz’ın öykülerine ilham olan, Nazım’ın bir zamanlar gönül verdiği mahallenin Perihan Abla, Ekmek Teknesi gibi naif dizilere neden sahne olduğunu anlamak zor değil.

Ayios Yeorgios Kilisesini geçince sola döndüğünüzde Perihan Abla sokakta buluyorsunuz kendinizi. Sıra sıra nefis ahşap evlerin dizildiği şirin sokak 90’lı yılların başında çocuk olanlar için güzel anıları hatıralarda canlandırıyor. Kuzguncuk, bir çok film, dizi, reklam ve moda çekimlerine ev sahipliği yaptı, ancak halk bunun için gelenlere biraz tepkili. ‘Kuzguncuk set değil, semttir’ diye eylem bile yapmışlar. Bir kapıda “Burada fotoğraf çekenler boşanıyor” yazısı gülümsetti beni.

Kuzguncuk’un geniş ağaçlıklı caddesinde biraz ilerlediğinizde, hemen sağda Ayios Panteleimon Rum Kilisesi karşınızda duruyor. 1831’de ibadete açıldığını içindeki kitabelerden öğreniyoruz. 1872’de yanan kilise 1872’de Nikola Ziko tarafından yeniden tasarlanıp 1892’de ibadete açılmış. Çan kulesi ise 1911’de eklenmiş.

Yeşilliği bol küçük ara sokaklarında huzur var. İnsanlara alışmış kediler, esnaf lokantaları, kafeler ve sanat galerileri arasından yokuşa dönen İcadiye Caddesi, boyunca ilerleyince yaklaşık 700 yıldır varlığını sürdüren, semtin hafızasını oluşturan Bostan çıkıyor önünüze. Halka açık bir tarım ve eğitim projesi olan Bostan, küçük bahçelere ayrılan arazide kurayla belirlenecek kişilerin belirli bir dönem dikim ve hasat yapması üzerine kurulu ve öncelik de Kuzguncuk sakinlerine verilmiş. Burada halk her yıl festivaller ve Hıdırellez şenlikleri düzenliyor.

Yokuşu tırmandıkça enfes manzaralarla karşılıyor sizi. Balkonlarında renkli renkli çiçekler sarkan ahşap ve cumbalı taş Rum evleri birbirinin manzarasını kesmeyecek şekilde, yüzleri Boğaz’a dönük yapılmış. Cadde Nakkaştepe’ye, oradan Bağlarbaşı’na uzanıyor ve tüm sıradanlığıyla İstanbul’un bildik kaotik yüzü karşınıza çıkıyor.

İyisi mi deniz kıyısındaki bu güzelim semtin nedense pek bir dar olan boğaza açılan penceresine geri dönün. Caddeden aşağı indiğinizde sahilde sizi karşılayan Can Yücel’in sıkça oturup birkaç satır karaladığı Çınaraltı Kafe’ye gidin. İstanbul Boğazı’na açılan bir balkon gibi olan Çınaraltı, sadece Kuzguncukluların değil, sanat ve edebiyatla ilgilenen başka yerlerden gelenlerin de buluşma yeri. Boğaz Köprüsü’ne bir adım, Üsküdar’a beş dakika, Beşiktaş’a da vapurla hemencecik gidilebilecek mesafedeki Kuzguncuk’ta İsmet Baba Meyhanesinin yanındaki parkta inanılmaz boğaz manzarası eşliğinde dostlarla birlikte çay ve kahve için. Çınaraltı’ndan Boğaz’a doya doya bakın. Size iyi gelecek eminim, bana iyi geldi çünkü.

Kuzguncuk Çınaraltı Cafe

Kzguncuk-Cinaralti-Kafe

Kuzguncuk ışıklarda, sahil kısmında kalan bu cafe, pazar kahvaltıları için birebir. Samimi çalışanlarıyla, leziz karışık tostuyla, taptaze limonatasıyla aslında evinizde kahvaltı ediyormuşsunuzcasına bir kalp sıcaklığı hissi uyandırıyor. Hayır ya, bize böyle deniz havası lazım derseniz eğer; ışıkların karşısındaki Dilim pastanesinden poğaçanızı alıp, cafenin hemen yan tarafında kalan banklı açıkalana kurulup çayınızı yudumlarken boğaza karşı müthiş bir keyifle saatlerinizi harcayabilirsiniz.(Cafenin içinde çok tatlı bir Can Yücel köşesi var, incelemeyi unutmayın!)

Çınaraltı Çay Bahçesi, klasik bir İstanbul manzarasında yer alan Kız Kulesi, Boğaz Köprüsü, martılar gibi tüm ikonları aynı kareye sığdırabilen, Kuzguncuk’un Boğaz’a açılan nefes borusu adeta. İskelede yer alan yılların balık restoranı İsmet Baba, dalgaların duvarından eksik olmadığı ve denizin üzerindeki konumu ve enfes manzarası ile büyüleyen ve her daim dolu klasikleşmiş mekanlardan.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here